0
Temmuz ayı enflasyon verilerinin (TÜFE) beklentilerin üzerinde yüksek gerçekleşmesi sonucunda; 2016 yılı enflasyon hedeflerine ve faizlerin düşürülmesi sürecine ilişkin spekülasyonların ve değerlendirmelerin gündemin ilk sıralarına yerleşmesi dikkati çekmekte ve bu konudaki söylemlerin çeşitli olasılıkları sergilemesi açısından ilginç bir görüntü oluşturmaktadır. Geçmiş yıllardaki Temmuz ayı verilerinin nispeten daha düşük olması ve genelde de bu durumun mevsimsel sebze ve meyve bolluğuna bağlanarak yorumlandığı dikkate alındığında, bu yılın Temmuz ayı enflasyon verilerinin sürpriz bir gelişme olarak değerlendirildiği görülmektedir.
Diğer yandan, turizm gelirlerindeki azalma, ihracatımızdaki geçen yılı andıran ivme düşüklüğü ve enflasyondaki direnç ile döviz kurlarının konumunu koruma ve iç ve dış her türlü gelişmeye karşı gösterdiği oynaklık vb. diğer göstergeler; döviz sorununun Ülkemiz için önemini ve güncelliğini korumaya devam ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla, enflasyondaki yüksek seyrin ve dövizdeki hassas konumun; faizle ilgili düşüş trendini nasıl etkileyeceği merak konusu olmaktadır. Dünyadaki düşük ve negatif faiz görüntüleri dikkate alındığında ise, Ülkemizde faizlerin biraz daha düşmesi halinde bile; Türkiye'nin bu açıdan cazibesini koruyabileceği, ancak bu durumun iç ve dış çeşitli konjonktürel gelişmelere karşı çok duyarlı olduğu ve riskleri barındırdığı görülmektedir.
Faizin önemli bir maliyet unsuru olduğu ve yaşamımız sürecinde farkında olarak veya olmayarak faizden dolayı ilave bir maliyet ödediğimiz dikkate alındığında; gerek üretici gerek tüketici nezdinde faizlerin düşmesinin desteklenmesi doğal bir reflekstir. Çünkü, faizlerin düşmesi maliyetleri düşürür, rekabeti artırır, üretim ile istihdama katkı sağlar ve tüketici fiyatlarını düşürür. Diğer yandan, bir yönüyle tüketici de olan tasarruf sahipleri ise; birikimlerinin getirisini artırmak, en azından enflasyonun birikimlerini aşındırmamasını arzu ederler. Bu kapsamda Ülkemizdeki banka mevduatlarına uygulanan faiz oranlarına ve elde edilen net faiz gelirlerine bakıldığında ve enflasyon oranları dikkate alındığında; istisnai bazı durumlar hariç reel bir getiri olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Tasarruf sahiplerinin bu aşamada asıl amaçlarının, birikimlerinin enflasyon karşısında erimemesi olduğu dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, enflasyonla birlikte faizlerin de düşmesi, aslında herkesin menfaatine uygun bir durumdur. Bu nedenle, faizlerin düşürülmesi konusunda farklı görüşleri savunan, uygulanan yöntem konusundaki bazı çekincelerini ifade eden, sürecin zaman dilimlerine ve oranlarına ilişkin farklı düşüncelerini aktaran kişilere ve kesimlere ön yargılı bakılmamalı ve sığ bir düşünceyle 'Siz faizlerin düşmesini istemiyor musunuz? ' şeklinde bir yaklaşım gösterilmemeli ve her ekonomik sorunun çözümünde olduğu gibi, faizlerin düşürülmesi sürecinde de bazı teknik görüş farklılıklarının ve ihtiyatlı bir süreç yaşanmasına ilişkin görüşlerin olabileceği kabul edilmelidir.
Bu aşamada; 'Önce faiz mi düşsün, enflasyon mu düşsün?' tartışmaları kısa bir aradan sonra tekrar gündeme gelmiştir. 'Önce faiz düşsün.' görüşünü ısrarla savunan başta siyasi iktidar olmak üzere ilgili bazı çevrelerin bir süredir enflasyon verilerinin ve dış şartların Ülkemizdeki faizlerin düşüş sürecine destek olması sonucunda doğal akışına bıraktıkları bu konuya, enflasyonun yeniden direnç göstermesi üzerine tekrar müdahil olmaları; önce faizlerin düşürülmesi gerektiği seçeneğini ısrarla savunmaları ve bu konudaki söylemlerini artırmaları dikkat çekmektedir. Bu aşamada T.C. Merkez Bankası'nın stratejisi merak edilmekte ve izleyeceği tutuma ilişkin bazı tahminler yapılmaktadır. Ancak, T.C. Merkez Bankası'nın işinin zor olduğu, bu zorluğun, hem teknik şartlardan ve konjonktürden hem de bu konudaki beklentilerin ısrarlı söylemlere dönüşmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Özellikle bu çevrelerin; 'T.C. Merkez Bankası şu ana kadar bu işi iyi götürdü.' şeklindeki vb. bazı değerlendirmelerinin hem övgü hem de yönlendirici niteliği ilginç bir görüntü oluşturmuştur.
Küresel gelişmeleri ve iç ekonomik trendi yakından izleyen, bu işi en iyi bilen (veya bilmesi gereken) kadroların oluşturduğu T.C. Merkez Bankası'nın; fiyatların ve kurların istikrarından da sorumlu olmasını dikkate alarak, bankacılık sistemini ve piyasaları etkileyecek ve yönlendirecek her türlü yetkisini ve elindeki araçları rasyonel olarak kullanmasını sağlayacak psikolojik ortamı oluşturmalı ve etkin bir faiz düşüklüğünün; enflasyonla mücadeledeki başarıdan bağımsız düşünülemeyeceği unutulmamalıdır.
Bu süreçte Ülkemizdeki bankaların işinin de kolay olmadığını söyleyebiliriz. Bir yandan, bankaların 2016 yılının ilk yarısındaki karlarının yazılı medyada büyük puntolarla yer almasının; gurur ve güven açısından mı yorumlanacağını yoksa bu konuda oluşan/oluşturulan genel algıya destek anlamında ilave bir baskı oluşturup, 'Kar ediyorsunuz, faizleri indirin.' söylemlerini mi artıracağını zaman içinde göreceğiz. Bir yandan da 'Bankacılık sisteminin matematiği çalışmıyor.' söylemleri kapsamında; 'Mevduat ve dış kaynak maliyetleri, kullandırılan kredilerin faizini daha aşağı çekmemizi zorlaştırıyor.' şeklindeki bankacılık kesiminin bazı açıklamalarının dikkat çektiğini görmekteyiz. Bu aşamada; enflasyonun izlediği dirence rağmen, zaten yeterli miktarda olmayan banka mevduatlarına uygulanan ve yetersiz olan mevduat faizlerinin indirilerek kredi maliyetlerinde oluşturulacak bir iyileşmeyi, bankaların kullandırdığı kredi faizlerine yansıtması yönündeki bir düşünce, kolay bir çözüm gibi görünmekle birlikte, olası sonuçları nedeniyle bazı riskler taşımaktadır. Özellikle bu durumda, yeni mevduat artışları olamayabileceği, bir kısım mevduatın TL.'den dövize çevrilebileceği, bir kısmının ise harcamaya dönüşebileceği ihtimalleri dikkate alındığında; akıllara bazı klasik sorular gelmektedir: Dövize olan talep nasıl dengelenecek, harcama artışı enflasyonu nasıl etkileyecek (piyasalar canlanacak, üretim artacak ve stoklar azalacak ama) ve tasarrufları artıralım çabaları ne olacak…?