0

            İnsan hayatı en çok ne zaman sever, düşündünüz mü hiç?

            En son ne zaman mutlu hissettiniz kendinizi?

            En çok ne sevindirdi sizi en son?

            En çok neye üzüldünüz?

            En çok neyi seversiniz?

            Biliyorsunuz değil mi, iyi niyetler her zaman karşılıklı, kötü niyetler tek yanlıdır. Zaman zaman hepimize olmuştur; belki siz de yaşamışsınızdır, bir dostumuzu anımsamış, onu aramak istemiş ama önce o sizi aramıştır.

            En çok sevinçli olduğunuz zamanı anlatabilir misiniz?

            Sevinçli olduğunuz o anda neler yapmak geldi içinizden?

            Yanınızda bulunan yakınlarınızın boynuna sarılıp öpmek istediniz mi? Sevinçli olabilmek, kendimizle barışık, çevremizle uyum içinde yaşayabilmek ne güzel. İnsanları sevebilmek, insanlara saygı duyabilmek, saygı görmek ne güzel…

            Yalan değil, bazen özlemlerimiz bir çığ gibi büyüyor içimizde. Eski günlerimizi anımsadığımızda bazen neşeleniyor, bazen de gözlerimiz doluyor. Güzel duygularımızı bile anlatamıyoruz çoğu zaman. “Seni seviyorum” bile diyemiyoruz. “Seviyorum” kelimesi o kadar pahalı ki, sık sık kullanmaktan çekiniyoruz. Utanıyoruz.

            Uzakta kalan yakınlarımızı özlüyoruz.

            Asker olan evlatlarımızı özlüyoruz.

            Uzakta görev yapan aile dostlarımızı özlüyoruz.

            Eskilerde kalan sevgilimizi özlüyoruz.

            Uzakta ise yine eşimizi, çocuklarımızı özlüyoruz.

            İçimiz burkuluyor bazen acılarımızda.

            Hatta bazen neyi isteyip, neyi istemediğimizi bile bilemiyoruz.

            Yalnızlık duygusu, özlem duygularını bastırıyor.

            Kendimizi güçsüz hissediyoruz.

            Kalabalıkların arasında insanın yalnızlık duygularıyla dolup, kendini çok uzaklarda hissetmesi ne kadar acı.

            Bazen kendimizi dışarıda hissediyoruz.

            Her şey karanlığa boğuluyor.

            Karanlık bizi sardığında hasta oluyoruz.

            Belki de hiç hesapsız bir kaza da yok olup gidenlerimiz.

            Zamanın kendi bildiğini okuduğu anlarda çaresizliğimiz artıyor.

            Hesapsız, kitapsız kapıya dayanan ölümlerde bir yanımız yıkılıyor.

            Zaten her ölüm erken ve zamansız değil midir?

           Ölümler erken, doğumlar gecikmiş değil midir?

            Kimi zaman bize acı veren, dünyamızı karartan anıları hatırlarız.

            Kim bilir, şimdi o insanlar nerelerdedirler?

            Kim bilir?

            Bazen de, eski arkadaşlarınızı hatırlarsınız. Merak edersiniz onları. Düşünceleriniz mazide gezinir bazı akşamlar. Eskileri özlersiniz. Neler yapıyordur, ne olmuştur, hangi iştedir diye merak edersiniz onları. Bir adresi olsa ya da telefonunu bilseniz hemen aramak gelir içinizden, ama yoktur.

            İşte böyle zamanlarda içinize dolar sonbaharın serinliği.

            Geçmişi sorgularsınız.

            Bazen de, bir yolculukta, bir parkta ya da bir gezide gördüğünüz güzel bir yüz aklınıza düşer. Sanki o anı, onu uzaktan seyrettiğiniz anı anımsarsınız da tatlı bir tebessüm dolar içinize. O güzel yüzü, o güzel insanı tekrar görmek ister, merak edersiniz. Bazen oynayan çocukları seyrettiğinizde onların duru ve temiz sevgileriyle çocuk olmayı özlersiniz. Bazen de ilk aşkınızı, ilk sevgilinizi anımsarken yine içinize garip bir his dolar. Zamanın sevgi ışınları solar gözlerinizde. Ellerinizin terlediğini hissedersiniz, yazdığınız mektupları, yazdığınız şiirleri anımsarken. Bir anda deliler gibi özlersiniz o eski günlerinizi. Anılarınıza dalıp gitmişken bir anda olsa, kendinizi uzaktan seyredersiniz.

            Bir akşam vakti okuldan çıkışta, okul yolunda yan yana ilerliyorsunuz arkadaşınız, öğretmeninizle. Belki hiç konuşmuyorsunuz ama yan yana olmak bile size yetiyor. Mutlu oluyorsunuz. Ne zaman göz göze gelseniz sevgi dolu sözler söylüyorsunuz, ya da işitiyorsunuz Bir tanıdıkla karşılaştığınızda arkadaşınızın şaşkın oluşu, utangaçlığında siz de sessizliğe gömülüyorsunuz.

            Uzaklardan gelecek bir yakınınızı otobüs garında bekliyorsunuz. Vakit geçirmek için, bir ileri, bir geri gezinip, yanı başınızdan hızla geçen insanlara bakıyorsunuz. Hızlı hızlı yürünen ve çocukların ellerinden aceleyle çekiştirilen dar mekânlar.

            Arada bir arabaların korna sesleri…

            Dalıp dalıp gidiyorsunuz uzaklara.

            Otogarlarda ilk buluştuğunuz günlerinizi özlüyorsunuz.

            Sevdiklerinizden ayrıldığınız duraklar bir bir gözlerinizin önünden geçiyor.

            Durgunlaşıyorsunuz.

            O duraklarda tekrar tekrar duygulandığınızı, o duraklarda ağladığınızı, o duraklarda sevdiklerinizden koparılmanın garip acısını yeniden yaşıyorsunuz.

            Yaşamın en kötü, en çekilmez anlarından biri değil mi ayrılık anlarımız?

            En kötü ayrılıkta ölüm ayrılığı elbette… Acı veren, sonsuz acı veren bir duygu ölüm ayrılığı. Ayrılıkların en kötüsü, en zoru, en çekilmesi…

            Dostlarımızın yaşarken tam olarak bilemediğimiz kıymetlerini, onları kaybettiğimiz zaman anlıyoruz. Eğer birlikte yaşamışsak, birlikteyken bilemediğimiz, anlayamadığımız birçok güzelliği onu kaybettiğimiz zaman anlarız. Tek başına boşluğa düştüğümüzde anlarız birçok güzelliği kaybettiğimizi. Onun ne kadar büyük bir sahayı kapladığını, o gittikten sonra anlarız. Evin içinde gezinen bir çift ayak sesinin yok olması, masamızdan bir tabağın eksilmesi, çevremizden bir sesin kesilmesi bizi ne çok yaralar. İçimiz kanar günlerce, aylarca yıllarca. Ama ne kadar acı olsa da yaşanan insanın yüreği bütün acılara dayanır. Çünkü yapacak başka bir şey yok ve yaşam devam ediyordur.

            Yılların sürüp giden koşuşturmasında az da olsa hafifler acılarımız. Gidenlerin yokluğuna alışmaya çalışırız. Alışırız da. Bazen de unuturuz acılarımızı. Ama bazı acılarımız vardır ki, ne kadar zaman geçse unutamayız. Ne kadar zaman geçse de içimizde ki bazı acıları tamamen yok edemiyor hiç bir şey. Acılarımızla hayatın içinde koşturup gidiyoruz. Kaybettiğimiz yakınlarımızın yerine bize ne verseler onun yeri dolmuyor. En büyük şey, insanın varlığı. Çünkü gidenle kaybolan manevi boşluk hiç bir maddi güçle dolmuyor. Ne istediğini sorarsanız evladını yitiren anneye ya da ailesini yitiren çocuklara aile sıcaklığından başka bir şey istemeyeceklerdir. Onlara ne verseniz aile sıcaklığını veremezsiniz. Çocuğunu yitiren anneye ne verseniz nafile, onu mutlu etmeye yetmez.