0

Lise dönemimdi. Sınıfın en yaramaz, en afacan olan birkaç öğrencisinden birisiydim. Kasabada, tek başına bekâr odasında kirada kalıyordum. Yemeklerimi kendim yapıyor, bulaşıklarımı kendim yıkıyor, çamaşırlarımı ellerimle yıkıyor, ütümü kendim yapıyordum. Babama masraf olmayayım diye okul yolunu yaya gidiyordum. Rahattım, olanaklarım diğer arkadaşlarımdan daha iyiydi ama şımarık değildim. Güzeldi o günler. Hatta o günlerde kıymetini tam bilemediğimiz, gelecek günlerde bu kadar anlam kazanacağını bilemeden günleri eritip gittik. Okul çıkışlarında kasabaya kadar arkadaşlarla yürümek, çay bahçelerinde çay içmek, dükkânları olan arkadaşların dükkânlarının önünde ayaküstü saatlerce bekleşmek doyumsuzdu. Mesela Recep’in boyacı dükkânı vardı. Veli’nin kuşyemi sattığı küçük dükkânı, Ferhat’ın berber dükkânı vardı. Bu arkadaşlarım babalarının olan bu iş yerlerini kendileri işletirlerdi. Okuldan arta kalan zamanlarda, hafta sonlarında çalışırlardı. Okul masraflarını çıkarırlar hatta babalarına para gönderirlerdi. Kasabanın sokaklarını, hükümet konağının çevresindeki yeşil park alanını güzelleştiren biz gençlerdik. Serseri değildik. Çocuktuk ama bilinçliydik. Çıktığımız kızdan başkasında gözümüz yoktu. Sözüm ona sokaklarda serserice davranışlar göstermez, sevgilimizden başka kızlara kardeş gözüyle bakardık. Herkes severdi bizi. Öğretmenlerimizle dışarda bir arkadaş gibi ilişkilerimiz vardı. 

Hepimizin sevgilisi vardı ve benim sevgilim sınıfın en güzeliydi. İsmi Sertap’tı. Boş ders günlerinde, hafta sonlarında bazen de akşamları arkadaşlarla kasabanın bitiminde bulunan küçük dağ parkına giderdik. O parkta, arkadaşların yanında sevgilimi öpmek için sarılır, kucaklardım. Usulca dolgun dudaklarından öpünce utanır, elleri terler, yüzü kızarırdı. Ellerimle saçlarını karıştırır, gömlek yakasının kıvrık olduğu bahanesiyle düzeltir, saçlarının bağını çözerdim. Nemli boynunu, yüzünü ellerimle silerdim. Ondan ayrılıp eve döndüğümde ellerimde Sertap’ın kokusu kokardı. Ellerim sevgilim kokardı ve ben yarın sabaha kadar bu kokuyu hissederdim. Küçük bir bebek gibiydi sevgilim ve mis gibi kokusu vardı. Ve ben, onun ter kokusunu çok seviyordum. Kalabalık alanlarda ne kadar çok yakın olmak istesem de eve döndüğümüzde hiç öyle değildik. Sanki ikimizde değişiyorduk. Dışarıda her fırsatta elini tutan ben, evimde elim eline değmezdi. Sarılmak, onu kucaklamak yada öpmek aklıma dahi gelmezdi. Sevişmek ise bilmediğimiz bir oyundu. Sıradan, öylesine arkadaş olurduk öylesi anlarda. Çay demler, okuldaki arkadaşlardan konuşur, bazen de anılarımızı anlatırdık.

Sınıfımızdaki Ferhat arkadaşımız Sinem’e âşıktı ama bir türlü sevgisini söyleyemezdi. Bir kaç arkadaş benim evde toplandığımız bir gece Ferhat’a bir şaka yapmaya karar verdik. Kızın ağzından bir mektup yazıp kendisine gönderecektik. El yazımızı tanımasın diye mektubu ben kendi kız arkadaşım Sertap’a yazdıracak yine onunla kendisine ulaştıracaktık.

İlk önce Sevtap bunu kabul etmedi. Olmaz, dedi. Yazık, dedi. Günah olur, dedi. Aşkın oyunu olmaz, vazgeçin, dedi. Bu aptalca, dedi. İnanmıyorum, sizin başka işiniz yok mu?, dedi.

Yok, dedik. Bizim başka işimiz yok. Bizim işimiz sevenleri kavuşturmak. Bizim işimiz var olan aşkı gün ışığına çıkarmak. Bundan daha hayırlı iş olur mu? Böyle kötü olsa senin dediğin gibi, yapar mıyız hiç, dedik hepimiz birden. Yapmayız. Ama Ferhat Sinem’e aşık, Sinem’de onu seviyor. Her ikisi de çok utanıyor ve sevgilerinin bizden ve senden başka kimsenin bilmesini istemiyor. Hepsi bu kadar işte... Zorda olsa ikna etmeyi başarmış ve hemen işe koyulmuştuk.

İlk mektubumuz şöyleydi;

“Sınıfın en güzel çocuğu Ferhat,

Sanki bana bir şey söyleyecekmiş gibisin ama söyleyemiyorsun. Neden acaba? Konuşmak istersen konuşalım. Mesela yarın akşam, ne dersin… Sinem”

Yarın ilk işimiz Ferhat’a mektubu ulaştırmak oldu. Mektubu alınca arkadaşımız renkten renge girdi. Mektuba her ihtimale karşın, direk kendisine değil Sertap’a vermesini ekledik ki bir kazaya meydan vermeyelim.

Ders aralarında Ferhat’a dışarı, bahçeye çıkalım diyoruz ama o sınıftan çıkmayarak mektup yazıyordu. Okul çıkışında heyecan içinde mektubunu Sertap’a vermişti.

Mektup şöyleydi kısaca;

“Selam Sinem,

Arkadaşım olmanız tek isteğim şey. Siz benim için erişilmez kadar güzel ve uzaksınız. Sınıfın en güzel kızı sensin. Nereye geleyim. Nerede buluşalım. Ferhat…”

Ertesi günü hemen cevabını yetiştiriyorduk.

“Selam Yakışıklı,

Daha rahat olmamız için kasaba çıkışında buluşalım. Köprü yönünde yürürüz. Beni o yolda bekle. Sinem...”

Akşam olduğunda Ferhat saatlerce Sinem’i bekliyor ama ne gelen oluyordu ne de giden. Yarın bize ulaşan mektubunda şöyle yazıyordu.

“Sevgili Sinem,

Dün gece bekledim gelmedin. Saatlerce dışarda, yağmurun altında gezindim sanırım işin vardı gelemedin, değil mi? Ama önemli değil, sen beklenen ol, ben de seni bekleyen. Ferhat…”

Sinem’de cevabında geri kalmaz, hemen yazar.

“Canım arkadaşım,

Dün gece gelemedim. Ama cuma günü gel ve bekle, sakın gitme bir yolunu bulup geleceğim. Senin yanında olmak çok güzel olacak. Sinem.”

Cuma akşamı hava yağışlıydı. Kar yağıyordu. Ferhat’a ne kadar çok ısrar etmiş olsak ta benim eve gelmeye ikna edememiştik. Hatta sevgilisinin kar yüzünden gelemeyeceğini, boş yere beklememesini söylesek de fayda etmedi, saatlerce beklemişti. Ertesi gün okulda yoktu. Çünkü hasta olmuştu, üşütmüştü.

Günler mektuplarla geçip gidiyordu. Bizler her gece birkaç arkadaş mektup yazıyor, mektupların cevaplarını hazırlıyorduk. Birbirinden habersiz iki yürek delice aşık olmuşlardı. Artık sevgilerini açık açık söyleyebiliyorlardı hatta son yazdığımız mektuplarda Ferhat açık açık bu kadar çok beklemenin bedelini öpücükle alacağını söylüyordu. Sinem ise, olmaz, ben utanırım, zamanı var, daha sonra diye cilveli yanıtlar veriyordu.

O günler hoş ve tatlı günlerdi. Ferhat’ı var olmayan bir aşkın içine itmiş çıkar yolu arıyorduk.

Sonra nasıl olduysa aileler tanıştı. Zamanla aileler arasında dostluk büyüdü. Her ne kadar Sinem’in haberi olmasa da Ferhat bütün olan biteni annesine anlattı ve onunla aylardır bir aşk yaşadığını, onunla nişanlanmak istediğini söyledi. Okuldan sonra nişanlanmışlardı.

Yaptığımız elbette güzel bir şey değildi. Ama bizi sevindiren olay sonra evlenmeleri olmuştu.

Her şaka olay böyle güzel bağlanmıyordu.(2000 yılında yazılmış bir yazı)