0
VAHŞİ KAPİTALİZM: Sayın Selin Sayek Böke CHPnin Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Bundan yaklaşık üç hafta önce bir internet sitesine mülakat vermişti. Mülakatın bir yerinde Sayın Böke 2001 krizi ile bugünü kıyaslayan analizler yapmıştı Sayın Bökenin değerlendirmeleri çerçevesinde kendisine bir krizin içinde miyiz. bunu mu anlamalıyız? sorusu yöneltilmişti.. Sayın Böke bu soruyu Buna kriz demek yanlış olur bence. Türkiye kendi potansiyeli kadar büyümüyor diyebiliriz. şeklinde cevaplamıştı. Aradan yaklaşık iki hafta geçti Vahap Munyar köşesinde sayın Bökenin görüşlerine yer verdi. Sayın Bökenin en çarpıcı cümlesi şuydu: Türkiyede vahşi kapitalizm var. Bu iki açıklamayı yan yana koyduğunuzda Türkiyeyi vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü ama krizin olmadığı bir ülke olarak tarif etmek gerekiyor. Bu her şeyden önce akademik açıdan anlamlı görünmüyor. İmkan olsa Sayın Böke ile vahşi kapitalizmin ve krizin anlamını tartışmak isterdim.
PEK YAKINDA: Sayın Cem Yılmazın yazdığı ve yönettiği pek yakında adlı filmi izledikten sonra yapılan yorumlara şöyle bir baktım. İçlerinden bir tanesi çok ilginçti. 6 Ekim 2014 tarihli Hürriyet gazetesinde bir yazar filmi beğenmediğini on madde halinde anlatırken birbiriyle ilişkili iki soru soruyordu. Bu soruları buraya alıyorum. Çünkü iktisat bölümü öğrencileri için güzel bir analiz imkanı var.
Soru-1: Bu kadar sponsoru olan bir filmi izlemek için neden diğer filmleri izlemek için ödediğim paranın aynısını ödüyorum?
Soru-2: Acaba sponsorlardan bilet paramı geri alabilir miyim?
Bu soruları iktisat bölümü öğrencilerine havale ediyorum. Benim filmle ilgili değerlendirmem şöyle: Bir filmin gişesi güçlü değilse anlattığı hikayenin, hikayeyi anlatış biçiminin ve anlatımın her yanına sinen samimiyetin maalesef bir kıymeti olmuyor. Sanki film kendi kıymetinin yeterince anlaşılamayacağını biliyormuş gibi bu kıymet meselesini işlemiş. Çocuk yaş gününde babasının kendisine getirdiği ve annesinin burun kıvırarak bir kenara ittiği bay tekin adlı oyuncakla ilgili bilgi sahibi olduktan sonra oyuncağı daha fazla sahipleniyor ve bu sahiplenişi babasına şöyle ifade ediyor:
-Baba bu en pahalı oyuncakmış
Babası şu cevabı veriyor.
-Pahalı değil oğlum. Bu oyuncak kıymetli.
Bence pek yakında bir kez daha izlenmeyi hak ediyor.
NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR: Bu cümle her bayram bir yerlerde yazılır yada bir yerlerde söylenir. Sohbet ediyoruz. Karşımdaki şunları söylüyor. Teknolojik gelişmeler geçmişi hatırlamayı o kadar zorlaştırıyor ki geçmişi hatırlamanın bu kadar zorlaştığı bir dünyada geçmişle bugünü kıyaslamak ve nerde o eski bayramlar demek bana çok anlamsız geliyor. Ben nerde o eski bayramlar lafına başka bir gözle baktığımı, toplumdaki sürekliliğe işaret ediyor olması nedeniyle; toplumun bir mekanizma değil yaşayan bir organizma olduğunu hatırlatıyor olması nedeniyle çok değerli gördüğümü söyledim. Şöyle devam ettim. Düşünsene her şeyin hızlı biçimde değiştiği hiçbir şeyin sabit kalmadığı süreklilik duygusunun yitirildiği bir toplumda insanların kendisi için bir anlam dünyası yaratması mümkün olabilir mi? Bence olamaz. Bu nedenle toplumda süreklilik duygusunu besleyen kurumların varlığı büyük bir öneme sahip. Aile kurumu bunların en önemlilerinden birisi. Din, gelenekler ve sivil toplum çok önemli rollere sahip. Tahmin edebileceğiniz gibi sonrasında konuşma genişledi süreklilik meselesi ile siyasetin ilişkilendirilmesi noktasına geldik. Şunları söyledim. Toplumun bir mekanizma olmadığının bir organizma olduğunun siyasetçiler tarafından politika yapıcılar tarafından anlaşılması çok önemli. Çünkü gerçek dünyada anlaşmazlık bazılarının değişime karşı olması bazılarının değişimin taraftarı olması değil. Gerçek dünyanın tartışması esas itibarıyla değişimin hızı noktasında düğümleniyor. Belki de bu nedenle toplumu sadece yaşayanlar arasındaki bir sözleşme olarak düşünmemek gerekiyor. Toplumu ölmüş olanlar, yaşayanlar ve doğacak olanlar arasında yapılan bir sözleşme olarak görmek gerekiyor.