Ne kadar büyük bir evrende yaşıyoruz. Koca evrende zerre bile değiliz. Yine de evrenin sonunda birileri varsa bizi duysun istiyoruz. Evrene mesajlarımızı iletiyoruz.
Dünyadaki bütün insanlarda var mı yoksa bizim toplumumuza mı özgü bilmiyoruz ama ellerimizi kavuşturup bir şeyler isteyelim ama sadece isteyelim (!)
İsteklerimizin olması için çaba mı gerekli, hareket bereket getirir mi diye düşünmeyelim. Evren bizim için bir şeyler düşünmüştür nasıl olsa. Yormayalım kendimizi bunlarla.
İsteklerimizin tutması için tabi bazı ritüeller de var. Meditasyon şeklimizi alalım, yaktık mı tütsülerimizi bir de dileklerimizin olmaması için hiçbir sebep kalmadı…
Evet, hazırız evrenin bizi parlatmasına ve yükseltmesine. Çok yükselince de düşüş daha sert oluyor ama ne yapalım, kaderin cilve anlayışı bu da.
Çalışmadan çabalamadan bir şeyler elde etme anlayışı ilkel insanlarda bile yoktu. Yemek istiyorlarsa avlanmak ya da toplayıcılık yapmak zorundaydılar. Düşünelim, gelişmişlik yok, teknoloji veya imkân yok; bir sapan ve birtakım aletler var. Oturup havadan yiyecek yağmasını da bekleyebilirlermiş aslında. İlkel olunca evrenden istemeyi akıl edememişler, yazık!
İnsanların gelecekleri için istekte bulunurken neden bu yolda emek, zaman harcamak istemezler o da merak konusu. “Armut piş ağzıma düş…” de nereye kadar düşer o armutlar?
Eskiden televizyonda sınavla ilgili tavsiyeler veren bir dede vardı. “Başınız ağrıyacak, başınız ağrımadan hiçbir şey öğrenemezsiniz.” derdi. Öğrenmenin bile bir bedeli olduğunu bilirdik.
Kesinlikle, her şeyin bir bedeli var. Ulaşılabilir isteklerde bu bedeli ödemek zorunlu. Gezmekten mi, dinlenmekten mi vazgeçeriz bilemem ama başka türlü havadan yağmayacak neyse o.
O yüzden de “Evren duy bizi…” ile olmuyor bu işler.